12/3/2009 - EMRİ YAPAMADIM

Çanakkale muharebelerinde hemşire olarak vazife yapan Safiye Hüseyin, savaştan sonra kendisiyle röportaj yapan yabancı gazetecilere hatıralarını anlatırken, birçok gencin, kendi ellerinde gözlerini kapadığını ifade eder. Enteresan bir tespitini de söyler. "Herkes son anlarında hep "anne" diye sayıkladı. İster İngiliz, ister Fransız, isterse Alman ve Türk olsun hepsi anne diyerek can verdiler" der...
....Bu arada, yaralanan bir çavuş vapura getirilir. Adı Bekir'dir... Birkaç gün önce Bekir Çavuşun bir ayağı kesilmiştir... Alman hemşirelerden biri, Safiye Hüseyin'in yanına gelerek telaşla şöyle der:
- Hani ayağını kestiğimiz ağır yaralı yok mu? - Bekir Çavuş mu? - Evet. - Ne oldu peki? - Kendisine bir hal oldu hemşire. Tek bacağı ile ayağa kalktı. Odanın içinde dolaşmak istiyor.
Bundan sonrasını Safiye Hüseyin'den dinleyelim:
"Hemen koştum. Bekir Çavuş yaralarından kanlar aka aka ayağa kalkmıştı. Bileğinden tuttum. Müthiş bir ateşi vardı:
- Aman Bekir Çavuş! dedim. Ne yapıyorsun? Bu hal ile ayağa kalkılır mı?
Bekir Çavuş ise kendini kaybetmiş bir halde idi:
- Elbette! dedi. Ne diyorsun? Emir geldi, emri yerine getirmek lazım. Tabii kalkacağım...
Ve sabaha karşı Bekir Çavuş kollarımızın arasında dünyaya gözlerini büsbütün kapadı. Bu adamcağız son dakikasına kadar kumandanın emrini kendine verilen vatan vazifesini yapmaktan başka bir şey düşünmüyordu. Son dakikasında bile ne annesini ne de sevdiğini düşünüyordu. Kansız bembeyaz dudaklarından çıkan son söz; '
Emri yapamadım...' oldu.
Fakat ben ona kani idim ki: Bekir Çavuş vazifesini en güzel şekilde yapmış idi..."
YARILMIŞ TOPRAK SUYA SU BULUTA EMENET! YUSUF KUYUYA ,MISIR YUSUFA EMENET! HAK NEBİ MAĞRAYA ,MEDİNE HAK NEBİYE EMANET! İBRAHİM ATEŞE,İSMAİL BICAĞA EMENET! NE BICAK NE ATEŞ NE KUYU NEDE MAĞARA ETTİ İHANET!
BEKİR ÇAVUŞUM SENİN VAZİFE ŞUURUN KİME EMANET?....
|
|
Yorum (yok) :: Yorum yaz! :: Bağlantı
|
11/3/2009 - 4 diş

Bugün bazen kıymetini bilmediğimiz bu topraklarda;
1915 baharında,kirte muhaberlerinde yaralanan yüzbinlerce mehmetciğin acı içinde inlemeleri ve narkozsuz yapılan ameliyatlardaki çığlıkları ile dolu bu topraklar. Zığındere'de bir sargı yerinde,anadolunun bu muhteşem evlatlarına acılarına tahammül edebilmeleri için bir sopaya sarılmış keçe ısırtılıyordu. Bir ameliyat sırasında şehit olan yaralı bir Mehmetçiğin ağzından 'Artık onun işine yaramaz!'diye,çekilip alınan keçe parçasının üstünde tam dört tane diş duruyordu.
Hani, derler ya: 'dişimle tırnağımla kazandım!'diye.
İŞTE onlar;Bu vatanı dişleriyle,tırnaklarıyla kazıyarak bize kazandılar.Bu istiklalimizi, bu huzurumuzu,bu cennet vatanımızı bize nasıl verdiklerini;
O ACI DOLU ÇIĞLIKLARI DUYUYOR MUSUNUZ?..
|
|
Yorum (yok) :: Yorum yaz! :: Bağlantı
|
11/3/2009 - BİR TUTAM ESMER YUFKA

Kara tren düdüğünü acı acı öttürerek Karakuyu İstasyonu’nda durdu. Vagonlardan yorgun, yaralı askerler ağır ağır indiler. Hepsinin yüzünden savaşın derin izlerini okumak mümkündü. Hacı Ömer Oğlu Hasan da inenler arasındaydı, Çanakkale’den geliyordu. Yüreği acılarla doluydu. Yıllardır cephelerdeydi. “Yedi asker urbası eskitmişti. Balkan bozgununda Üsküp, Kosova, Piriştine…nin boynu bükük kalışlarını hiç unutamazdı. Dönüşte Edirne’de soluklanmış, Çorlu’da, Keşan’da konaklamış, Çanakkale’ye geçmişti. Ah o Çanakkale! Ah o Gelibolu! O küçücük yarımada! Kimlere ebedi istirahatgah olmamıştı ki. Dört tane kayını, biricik ağabeyi Murat’ı o üstü gibi altı da yeşil tepelere hediye etmişti. Daha yüz binlerce vatan evladı oralarda koyun koyuna yatıp kalmıştı. Hacı Ömer Oğlu Hasan, yüreğinden dizlerine doğru yürüyen son bir güçle köyüne doğru yönelmişti. Dağ-tepe demeden yürüyor, savaşı da sanki yeniden yaşıyordu. Yıkık-dökük, viran olmuş köylerden geçti. Ara-sıra kara sakallarını sıvazlıyor, yıllardır tekdüze hayatı olan acımasız savaşı, iliklerine kadar işleyen kan ve barut kokusunu yeniden duyarak yürüyordu. Çoğu zaman seyyar telefonunun başında hissediyordu kendini. “Zaten telefon başında olmasaydım kemiklerim dahi kalmazdı,” diye düşünüyor, Kemal Paşa’nın hizmetinde olmanın gururunu duyuyordu. Yürürken, Kemal Paşa’nın o sert, sert olduğu kadar sevecen sesini:”Oğlum Hasan sen misin?” deyişini yeniden duyar gibi oluyordu. Her görüşmesinde Paşa’nın kendini sesinden tanımasından duyduğu heyecanı şimdi yine duyuyordu. Arada bir, yıllardır görmediği, hatta soğuk yüzüne hasret gittiği babasını düşünmek istiyor, yaşadığı acı ve ıstıraplar, mütarekeden sonra vatan topraklarının elden çıkışının verdiği üzüntü babasından üstün geliyordu. Düşünceleri, bütün benliği kan ve barut kokusundan, şehit “ana kuzuları”ndan başka bir şey hissetmiyordu. Günler sonra Onaç Yakası’na, Akyokuş’a gelebildi. Aşağıdaki sapsarı ovayı, Bucak Ovası’nı hasretle uzun uzun seyretti. Erkeksizlikten tarlaların çoğu ekilememiş, boş kalarak ota-çöpe karışmıştı. Taşkuyu’ya ya da Deliktaş’a gidecekti. Ailesi oralarda olmalıydı. Dikilitaş’a geldiğinde oradaki tarlalarında iki kadının çalıştıklarını gördü. Tarladaki ekini biçiyorlardı. Kadınlar da askeri görmüşlerdi. Tarlada çalışan Ayşe Ana, yanındaki kızına yoldaki askeri göstererek: “-Hadi kızım, şu askere bir parça ekmek ver. Kim bilir nereden geliyordur. Mutlaka açtır, sevap olur”, dedi. Kız hemen bir parça ekmek alarak askere doğru yöneldi. Yanına vardığında: - “Asker dayı, acıkmışsındır, buyur şu bir parça ekmeği yiyiver,” diyerek ekmeği uzattı. Hacı Ömer Oğlu Hasan, kendisine uzatılan “ bir tutam esmer yufka”yı aldı. Mis gibi vatan toprağı kokan ekmeği kokladı, öptü başına koydu. Karnının açlığını öyle hissetti ki… Ekmeği yiyecek güç bulamadı, genç kıza dikkat kesildi. Kıza kimin kızı olduğunu sordu. Genç kız: “-Hacı Ömer Oğlu Hasan’ın kızıyım. Babam savaşta”, dedi. Hacı Ömer Oğlu, işte o anda geçen yılların uzunluğunu gerçekten hissedebildi. Yutkundu, zorla: “-Sen Meryem misin?” diyebildi. Ardından da: “-Kızım ,ben senin babanım,” sözünü ekleyebildi. Bunu duyan Meryem hızla anasına doğru koşuyor, bir taraftan da : “-Anaa! Anaa! Bu asker , babammış…” diye bağırıyordu.
|
|
Yorum (yok) :: Yorum yaz! :: Bağlantı
|
11/3/2009 - İNSANLIK!!!

Çanakkale Savaşlar’ında savaşıp, bir kolu ile bir ayağını kaybeden Fransız Generali Bridges, yurduna döndükten sonra anlattığı bir savaş hatırasında şöyle diyor:
“Fransızlar, Türkler gibi mert bir milletle savaştıkları için daima iftihar edebilirsiniz.Hiç unutmam.Savaş sahasında döğüş bitmişti.Yaralı ve ölülerin arasında dolaşıyorduk az evvel, Türk ve Fransız askerleri süngü süngüye gelip ağır zaliyat vermişlerdi.Bu sırada gördüğüm bir hadiseyi ömrüm boyunca unutamayacağım.Yerde bir Fransız askeri yatıyor, bir Türk askeride kendi göleğini yırtmış onun yaralarını sarıyor, kanlarını temizliyordu. Tercüman vasıtası ile şöyle bir konuşma yaptık:
- Niçin öldürmek istediğin askere yardım ediyorsun? Mecalsiz haldeki Türk askeri şu karşılığı verdi:
“Bu Fransız yaralanınca cebinden yaşlı bir kadın resmi çıkardı.Birşeyler söyledi, anlamadım ama herhalde annesi olacaktı.Benim ise kimsem yok.İstedim ki, o kurtulsun, anasının yanına dönsün”.
Bu asil ve alicenap duygu karşısında hüngür hüngür ağlamaya başladım.Bu sırada, emir subayım Türk askerinin yakasını açtı.O anda gördüğüm manzaradan yanaklarımdan sızan yaşlarımı dondurduğunu hissettim.Çünkü, Türk askerinin göğsünde bizim askerinkinden çok ağır bir süngü yarası vardı ve bu yaraya bir tutam ot tıkamıştı.Az sonra ikisi de öldüler…”
Fransız Generali BRIDGES Çanakkale Savaşları komutanı
|
|
Yorum (yok) :: Yorum yaz! :: Bağlantı
|
8/3/2009 - EZİNELİ YAHYA ÇAVUŞ
 25 Nisan sabahı İngilizler öncelikle yaklaşık 2000 kişilik bir kuvvetle sahile çıkmaya başladılar. Günün ilerleyen saatlerinde bu rakam 3000'i geçiyordu. Ezineli Yahya Çavuş yanına aldığı 63 arkadaşıyla beraber düşmana geçit vermediler. Denizden gelen binlerce asker karşısında bir ara cephanelerinin bitmekte olduğunu fark edince, arkadaşlarına dönerek; "2 kişiyi bir araya getirerek ateş edin! Mermileri israf etmeyelim" der.
"Akşamüstü, River Clyde şilebi subaylarından yüzbaşı Smith makinalı tüfekler için daha fazla ikmal sağlamak üzere geldi. Dediğine göre, River Cly'da durum yürekler acısıymış. 20 MİSLİ BİR KUVVETLE ÇARPIŞMAK ZORUNDA KALDIKLARINI SÖYLERKEN YÜZBAŞI HİÇ HEYECANLI DEĞİLDİ. Ertuğrul Köyü bölgesinde karaya çıkan birlikler ateş çemberine düştüler." Lan Hamilton'un Savaş Notlarından ...
BİR KAHRAMAN TAKIM VE YAHYA ÇAVUŞTULAR, TAM ÜÇ ALAYLA BURADA GÖNÜLDEN VURUŞTULAR, DÜŞMAN TÜMEN SANIRDA BU ŞAHESER ERLERİ, ALLAH'I ARZU ETTİLER, AKŞAMA KAVUŞTULAR...
İçinden çıkılmaz bir savaştı ÇANAKKALE...
Önceleri 2000 kişinin karaya çıktığını ve 20 misli bir kuvvetle karşılık verildiği söylendiğine göre; Yahya Çavuş ve arkadaşları 63 kişi değil, 40 bin kişi olması gerekmez miydi?
HESAPLARIN BİTTİĞİ YERDE ÇANAKKALE BAŞLADI VE ÇANAKKALEYİ HESAP ETMEYE MATEMATİK YETMEDİ...
not: Yahya Çavuş ve arkadaşları kimi kaynaklara göre 63 kimine göre 50 kimine göre 80 kimine göre ise 240 kişiydi...önemli değil! Önemli olan ; kendisiyle beraber makinalı tüfek bir yana -ingilizler kraliçenin namusu üzerine aksini iddia eder- ağır piyade tüfeğine bile sahip olamayan bir takım askerin 48 saat düşmanın binlerce top mermisi ve 3000'i aşkın askerine karşı kıyı ve siperleri korumuş olmasıdır...
|
|
Yorum (yok) :: Yorum yaz! :: Bağlantı
|
6/3/2009 - ÜÇ PINARLI ALİ
 İhtiyat Zabiti Hattatoğlu Mustafa Efendi anlatıyor Bir gün, bizim birliğe “Takviye Balıkesir gönüllüleri geldi” denildi. Gittim. 120 kişiydiler. Hemen hemen hepsi tanıdıktı. Sarıldık. Hasret giderdik. Başlarında da o zamanlar Balıkesir’in ünlü kabadayısı Üçpınarlı Ali vardı. Ali sancaktar olmuş. Tüfeği çapraz asmış, sancağın üzerine de sırma ile “Karesi Gönüllüleri” yazdırmıştı. Kabadayılığı gene elden bırakmamış, askerlikte de pek hoş olmamasına rağmen, bilene kamasını sallandırmıştı. Beni görür görmez yanıma geldi: “Kumandanım efendi, biz buraya beklemeye gelmedik! Haydi, düşmanı basalım…” “Burada her şey emirle olur. Hücuma sadece biz geçerse ki kendimizi gereksiz kırdırırız. Her şeyin bir zamanı var.” “Peki, öyleyse, hücuma geçmeden yarım saat önce bize söyle de, şu sırt çantalarını emniyetli bir yere bırakalım. Şöyle rahat bir dövüşelim!”
Ali haklıydı. Sırt çantaları, askerin en kıymetli şeylerini taşırdı. Çamaşırları, paraları, mektupları, usturası, sigarası, tütünü hep sırt çantalarında olurdu. Çantaları kaybolduğunda, asker sıkıntı çekerdi. Çok hareketli zamanlarda, çanta sırtta muharebeye girilirdi. Hücuma yarım saat kala Ali’ye haber verdim. Balıkesirlileri aldı, siperlerin gerisinde bir vadide kayboldu. Hemen gelirler sandım. Beklerim gelmezler…Beklerim gelmezler…Bir çavuşa, “Şu bizim hemşehrilere bir bak bakalım..” dedim. Gitti. Biraz sonra önde Üç Pınarlı Ali, arkada arkadaşları çıkıp geldiler. Şaşırdım. Hepsi süslenmişler; hanımlarının, nişanlılarının verdiği ayrılık mendillerini kimi boynuna dolamış, kimi alnına çatmış, kimi bileğine sarmıştı. Çoğu yakalarına artık kurumuş olan gül veya karanfil takmıştı. Ali’ye sordum: “Neden geç kaldınız?” “Komutan Bey, biraz sonra Cenab-ı Allah’ın huzuruna çıkacağız. Temiz çıkalım dedik. Ola ki bir pislik bulaşmıştır, diye çamaşırlarımızı değiştirdik. Abdest aldık. Biz buraya oynamaya değil, düğüne(savaşa) geldik; bayrama geldik. Bugün bizim bayramımız. Onun için süslendik. Ayrılık hediyelerini taktık. Birazdan bayramımız var. Aman sen bize, hücumdan beş dakika önce yine haber ver…” Ali’nin bu sözlerinden sonra büyük bir sessizlik oldu… Herkes kendi dünyasına dönmüş, dua ediyordu. Gözler yumulu, avuçlar açılmış, sadece dudaklar kıpırdıyordu. Saatime baktım. Ali’ye beş dakika kaldığını bildirdim. Birden bire ortalık kaynayıverdi. Hepsi birbirine sarılıyor, öpüşüyor, helalleşiyorlardı. “Utandırmayın ha…!İyi dövüşün ha!...Gün bugündür…Anamız bizi bugün için doğurdu…hakkınızı helal edin…” Kısa süre sonra dişler kenetli, süngüleri takmış, tüfeklerinin dipçiklerine parmaklarını geçirircesine yapışmış bölük hücuma hazırdı. Herkes ölüme hazırdı. “Hücuuum!...” deyince sanki siperler sarsılıverdi. Hepsi, “Allah… Allah!...” diye düşmanın içine bir hançer gibi daldılar. Dövüştük… Dövüştük… Dövüştük… Akşama doğru savaş durdu. Yanıma birisi geldi, “Komutanım, Üç Pınarlı Ali sancağı vermiyor…” dedi. Gittim, baktım. O yüz yirmi kişiden, o gün on üç kişi sağ kalmış. Ali de şehitler arasında idi. Ama sancağı öyle bir kavramış ki parmakları kenetlenmişti. Çekeyim, dedim olmadı!... Orada, Anafartalar da üç top çam ağacı vardır. O gün şehit olanları o ağaçların arasına gömdük. Gömülen şehitlerin en üzerine de Ali’yi sancağına sararak yatırdım… Orada, Anafartalar’da çam ağaçlarının altında nice memleket evladı, bu vatana kurban koç yiğitler yatıyor…
|
|
Yorum (yok) :: Yorum yaz! :: Bağlantı
|
6/3/2009 - TENEDOS MÜFTÜSÜ
 Çanakkale Savaşlanı sırasında Ege Denizinde bulunan İmroz(Gökçeada) ve Tenedos(Bozcaada) İngilizler tarafından askeri üs olarak kullanıldılar. Tenedos Müftüsü Mehmet Efendi devletin o bölgedeki adamıdır.Çevre adalarda yaşayan Türkler ve Rum balıkçılar İngilizlerle ilgili tüm bilgileri bir şekilde ona iletiyor o da ışıkla karşıda Anadolu yakasında bekleyenlere bildiriyor, onlarda hiç bekletmeden telsizle İstanbul’a aktarıyorlardı Deniliyor ki ;İngiliz gemileri daha limandan ayrılmadan bizimkilerin her şeyden haberi oluyordu.İngilizler bilgilerin Türk casusları tarafından elde edildiğinin farkında olduklarından hiç durmadan casusları yakalamaya çalışıyorlardı. Fakat bir gün Müftü ışıkla haberleşirken oğluyla birlikte yakalanır.Hemen mahkeme edilirler.İdam günü ayakları demir zincirli, elleri kelepçeli infaz yerine götürülürler. Müftü “Tekbir getirerek” hiçbir şeyi umursamadan yürür gider.Fakat oğlu çok gençtir,daha hayatının baharındadır.Belki ne yaptığının farkında bile değildir.Giderken korku içinde ağlamaya başlar.Çocuk ürkmüştür. Hüküm okunur.Türkçeye çevrilir.Son arzuları sorulur.Müftü cevap vermez.Oğlu başını kaldırır: “Babamın elini tutmak istiyorum.”der. Zincirler çözülemeyeceği için izin vermezler.Bunun üzerine müftü oğluna döner: _”Bak oğlum gözlerime! Gözlerime bak !”der. Oğlu başını kaldırır babasının gözlerine bakar.Birden silkinir. Sanki bir şey görmüşçesine gülümsemeye başlar,sevinir. Gözleri bağlandığı zaman hala gülümsediğini söylerler Acaba babasının gözlerinde kendisini bu kadar sevindirecek ne görmüştü? Sizce ne gördü dersiniz? “Şehit”kelimesinin anlamını araştırdınız mı hiç “Şehit” şahit olan demektir.Neye şahit olmuştur şehit?< Şehit:dünyada yaşarken ahiretteki mekanını gören,cennette yaşayacağı yerlere dünya gözü ile şahit olan demektir. Bir bahar müjdesi gibidir,babasının gözlerinden evladının yüreğine akan! Kimbilir…Belki de…..< NASIL OLSA BİR GÜN ÖLECEKLERDİ. OYSA ŞİMDİ HALA YAŞIYORLAR…..
|
|
Yorum (yok) :: Yorum yaz! :: Bağlantı
|
6/3/2009 - Yüzbaşı Dimitroyati

İstanbul'da yaşamıştı. Bu toprakları da, bu topraklarda yaşayan insanları da çok sevmişti. Erdemlerine, dürüstlüklerine, insanımızın insana verdiği değere hayrandı. Öyle sevmişti ki bizi, bize benzemeye çalışmış, bizim gibi yaşamaya alışmıştı. Öyle sevmişti ki bizi, vatanımızı vatanı gibi görmüştü. Öyle sevmişti ki bizi, ölüme bile bizimle koşmuştu. Son nefesinde neler yaşadı, neler hissetti bilemiyoruz. Ama son cümleleri unutulmadı. Bir Gazi'nin hatıralarında bugüne geldi: "Sakın ha! Ali Çavuş... Gavur-mavur dersiniz başka yere gömersiniz. Beni sizlerden ayırmayın." |
|
|
Yorum (yok) :: Yorum yaz! :: Bağlantı
|
6/3/2009 - O'NA MESCİD-İ AKSA'DA RASTLADIM

MEVKİ: Kudüs. Mekân: Mescid ül Aksa Tarih: 21 Mayıs 1972 Cuma.
Ben ve gazeteci arkadaşım rahmetli Said Terzioğlu, İsrail Dışişleri rehberlerinin yardımı ile bu mübarek makamı dolaşıyoruz. Kudüs Kapalı Çarşısı’nda rüzgâr gibi dolanan entarili kahvecilerin ellerindeki askılara çarpmadan biraz yürüdünüz mü, önünüze çıkan kapı sizi Mescid ül Aksa’nın önüne kavuşturur. Mir’ac mucizesinin soluklanıldığı ilk Kıble’mize yani... Hemen oracıkta, ilk avlu vardır ki, hâlâ bizim lâkabımızla anılır. “12 bin şamdanlı avlu” derler oraya. Yavuz Selim 30 Aralık 1517 salı günü Kudüs’ü devlete katmıştır da, ortalık kararmıştır. Yatsı namazını o avluda kılar. Kendisi ve bütün ordu beraber. Şamdanları yakarlar. Tam 12 bin şamdan... O isim oradan kalmadır. Sekiz on basamaklı geniş merdiveni adımladınız mı, o mukaddes Mescid’in bağdaş kurduğu ikinci avluya ulaşırsınız. O’nu o merdivenin başında gördüm. İki metreye yakın bir boy. İskeletleşmiş vücudu üzerinde bir garip giysi. Palto?.. Hayır, kaput, pardesü veya kaftan? Değil. Öyle bir şey, işte. Başındaki kalpak mı, takke mi, fes mi? Hiçbirisi değil. Oraya dimdik, dikilmiş. Yüzüne baktım da, ürktüm. Hasadı yeni kaldırılmış kıraç toprak gibi. Yüzbinlerce çizgi, kırışık ve kavruk bir deri kalıntısı. Yanımda İsrail Dışişleri Bakanlığı Daire Başkanı Yusuf var. Bizim eski vatandaşımız. İstanbullu. “Kim bu adam?” dedim. Lâkaydi ile omuz silkti. “Bilmem,” diye cevap verdi. “Bir meczub işte. Ben bildim bileli, yıllardır burada dururmuş. Çakılı gibi, hâlâ duruyor ya... Kimseye bir şey sormaz. Kimseye bakmaz, kimseyi görmez.” KAN MI ÇEKTİ NEDİR? Nasıl, neden, niçin hâlâ bilmiyorum. Yanına vardım. Türkçe “Selâmünaleyküm baba” dedim. Torbalanmış göz kapaklarının ardında sütrelenmiş gibi jiletle çizilmişçesine donuk gözlerini araladı. Yüzü gerildi. Bana, bizim o canım Anadolu Türkçemizle cevap verdi: — Aleykümüsselâm oğul... Donakaldım. Ellerine sarıldım, öptüm öptüm... — Kimsin sen, Baba? dedim. Anlattı ki, ben de size anlatacağım. Ama evvelâ biliniz. O canım Devlet çökerken, biz Kudüs’ü 401 yıl 3 ay 6 günlük bir hakimiyetten sonra bırakırız. Günlerden 9 Aralık 1917 Pazar günüdür. Tutmaya imkân yok. Ordu bozulmuş, çekiliyor, Devlet, zevalin kapısında. İngiliz girinceye kadar geçen zaman içinde yağmalanmasın diye oraya bir ardçı bölük bırakırız. Âdet odur ki kenti zabteden galip, asayiş görevi yapan yenik ordu askerlerine esir muamelesi yapmaz. Anlattı, dedim ya. Gerisini tamamlayayım. — Ben, dedi, Kudüs’ü kaybettiğimiz gün buraya bırakılan ardçı bölüğünden... Sustu. Sonra, elindeki silahın namlusuna sürdüğü fişekleri ateşler gibi zımbaladı: — Ben, o gün buraya bırakılmış 20. Kolordu, 36. Tabur, 8. Bölük, 11. Ağır Makinalı Tüfek Takım Komutanı Onbaşı Hasan’ım... Yarabbi. Baktım, bir minare şerefesi gibi gergin omuzları üzerindeki başı, öpülesi sancak gibiydi... Ellerine bir kerre daha uzandım. Gürler gibi mırıldandı: — Sana, bir emanetim var oğul. Nice yıldır saklarım. Emaneti yerine teslim eden mi? — Elbette, dedim, buyur hele... Konuştu: — Memlekete avdetinde yolun Tokat Sancağı’na düşerse... Git, burayı bana emanet eden kumandanım Kolağası (Önyüzbaşı) Musa Efendi’yi bul. Ellerinden benim için bus et (Öp). Ona de ki... Sonra, kumandanı olduğu takımın makinalısı gibi gürledi: — O'na de ki, gönül komasın. Ona de ki, “11. makinalı takım Komutanı Iğdır’lı Onbaşı Hasan, o günden bu yana, bıraktığın yerde nöbetinin başındadır. Tekmilim tamamdır kumandanım” dedi dersin...
Öleyazdım. Sonra yine dineldi. Taş kesildi. Bir kez daha baktım. Kapalı gözleri ardından, dört bin yıllık Peygamber Ocağı ordumuzun serhat nöbetçisi gibiydi. Ufukları gözlüyordu. Nöbetinin başında idi. Tam 57 yıl kendisini unutuşumuzdaki nadanlığımıza rağmen devletine küsmemişti.
çanakkale şehitleriyle ne mi ilgisi var? düşünün bulacaksınız....
|
|
Yorum (yok) :: Yorum yaz! :: Bağlantı
|
28/4/2008 - NOKTA ANA

NOKTA HALA DESTANI
Çolvaroş köyünde Haşiloğlu cevherin kızı Hacınumanoğlu İsmail’in karısı nokta hala adında bir Hemşin gelini 3 kızı ve bir oğlu dünyaya geldikten sonra çok genç yaşta dul kalır. Ama oda birçok Hemşin kadını gibi evlenmek istemez ve kaderine razı olur. Oğlu Ahmet’i büyütmek için bütün şefkatini ve fedakârlığını seferber eder. Onun en büyük arzusu Ahmet’i büyütmek ve gurbet ellere Kırım’a yollamaktı.(Hemşin’de yaşlıların dilinde gurbete Kırım denirdi çünkü genelde yöre insanları yöre insanları gurbete Kırım, Batum tarafına giderlerdi) yıllar çabuk geçti. Nokta halanın Ahmet’i büyüdü köyde herkesin sevdiği takdir ettiği akıllı bir delikanlı oldu. O da her Hemşinli erkek gibi genç yaşında ailesinin geçimini, sorumluluğunu kalbinde, taze omuzlarında duyarak gurbete çıktı. Kırım'da hemşerisinin yanına gelen Ahmet, orda çalışmaya başladı gurbet hayatı 4 yıl sürdü. Bu sırda ise Nokta Hala Ahmet’in özlemiyle yaşıyordu, kardeşlerini ve eşini çok genç yaşta kaybeden Nokta Hala yalnızlığını ve özlemini hep Ahmet’i için biriktiriyordu. Fakat nokta Halanın kara bahtı gülmeyeceğe benzerdi onuruna çok düşkün olan Ahmet patronu ile kavga etmiş, çok kısa süreli olsa hapis yatmıştı. Veremin amansız kollarına hapishanede yakalanan Ahmet’in üzüntüden bu hâle düştüğü sanılmaktadır. Özellikle Nokta hala bu olaya böyle yorumlamaktadır. Memlekete hasta dönen Ahmet bu korkunç hastalıktan kurtulamayarak öldü. Nokta Hala ise oğlunun acısını en büyük şiddetiyle tattı. Bu acılara Nokta Halaoğlu Ahmet için söyledikleri zamanla destan olarak dilden dile yayıldı. Bu destanda bazen isyan, bazen tevekkül, bazen cemiyet, bazen felek, bazen mazi, bazen hal, bazen istikbal, fakat her zaman Ahmet vardır. Bu destanın dört yüz kıta civarı olduğu sanılıyor günümüzde yüze yakın dörtlüğü mevcut ayrıca İbrahim Can , Birol Topaloğlu ve Gökhan Birbenin ayrı ayrı kasetlerine koydukları ağıtlar dinlenmeye değerdir. Aşağıda bu destanın küçük bir kısmı var, kalemsiz kâğıtsız dilden dile dolaşan bu destandan bir annenin evladı için hissettiklerini bulacaksınız.
AHMEDUM DESTANI
Kirova şehrine ettim intizar, Kara bıyıkların aldı mı nazar? Ahmet anasına bir mektup yazar, Şimden sonra yazamazsın Ahmedum.
Uğramasın Kirova ya makina, Felek ağu kattı tatlı aşına. Çok oturdum mezarının taşina, Şimden sonra daha yazmam Ahmedum.
Kirova şehrine makine işler, Batum limanında gemiler kışlar. Yaram derindedir ciğere işler, Şimden sonra yara almam Ahmedum.
Kirova dediğin adenli şeher, Kara bıyıkların dünyayi değer. Ağaç meyve verir dalini eğer, Senden sonra daha yemem Ahmedum.
Merağım yok, koca ile kardaşa, Eyvah, evladımla çıkmadım başa. Felek beni ne hain çaldın taşa, Dört yanımdan yara aldım Ahmedum.
Tam yirmi yaşında aldı eşimi, Deryalara kattım bu göz yaşımi. Kim kabre indirecek leşimi, Kuran okuyanım yoktur Ahmedum.
Düşsem deryalara deryalar boğar, Evladı olana bir gün gün doğar. Bizim dağa yağmur ile kar yağar, Senden sonra hiç kalkmasın Ahmedum.
Kirova dediğin kırımın ucu, Kahpe felek seçmez kocayı genci, Kavga ettin seni kaldırdı kolcu, Belki hapsoldun da korktun Ahmedum.
Ben seni büyüttüm kıymetli nazlı, Mektubun içimden okudum gizli. Ananun haberi çok acı sözlü, Belki ondan verem oldun Ahmedum
Yaz gelince çoban kurar yataği, Herkesin işliyor şendir peteği. Biz kahpe felekten yedik köteği Bu kötekten iflah olmam Ahmedum.
Bizim çorap ipti baştan söküldi, Geldi vereseler sınır dikildi. Anan dört kat oldu beli büküldi. Sınır dikenlere ahım kalsın Ahmedum.
Yol ver dağlar aşacağım buzlama, Yeter yaralarım daha sızlama. Ahmedum un mektubunu gizlema Verin okuyayım sitem yazılı.
Dedim 'ölüm olmaz',hastalık şaka, Meğer Azrail'e vermiştin yaka. Yetim kızlarıma kim olsun arka, Senden sonra arkam yoktur Ahmedum.
Dumanlanur gemilerun borisi Azrail da aldi evun birisi Benum gurbetcimun geldi gerisi Senden sonra gurbet yansun Ahmedum.
Evvel bahar gelur merakli aydur Mezarun yüksekdur etrafi çaydur Kirpiklerun uzun kaşlarun yaydur Senden sonra daha görmem Ahmedum.
Gülüm soldi,doli vurdi bostana Benum dertlerumi yazun destana Haber sorsam Haladaki ustana Acap meraktan mi eldun Ahmedum.
Ben dertliyim, öz canumdan bezerum Dağlara, taşlara destan yazarum Abdal oldum her kapiyi gezerum Eller güler ben ağlarum Ahmedum.
Her an dumanlidu bizum dağumuz Bülbül ötmez viran kaldi bağumuz Cefa ile geldi geçti çağumuz Bu dünyayi viran gördum Ahmedum.
Sen meraktun çağlayanun suyina Ben yangunim evladumun boyina Çikamadum Çolvaroşun köyina Senden sonra varoş yansun Ahmedum.
Hunut daği çiçeklenup aşmasun Dereler kurusun, asla taşmasun Ana yuvasuzdur, nasil şaşmasun Şimden sonra yuva görmem Ahmedum.
Gemi yolci ister, borisi sesler Kuşlar yavrisini yuvada besler Başina koydiler kırmızi fesler Senden sonra fesli görmem Ahmedum.
Güz gelince bizum dereler buzlar Evladun acısi içerden sızlar Toplanun yanuma sahipsuz kızlar Şimden sonra 'baci'demez Ahmedum.
Çiçekli yaylalar toprakli, taşli Eyvah, ben gezerum gözlerum yaşli Eller gelin eder kutni kumaşli Senden sonra gelin görmem Ahmedum.
Deli gönul daim gitme havada Ben bülbüli uçurmişim yuvada Yol bulamam, kaldum bir düz ovada Ne tarafa gideceğum Ahmedum.
Deli gönül, her an çekersin firak Çok çektum dünyada dert ile merak Kahpe felek elleri etti çirak Bize hayat kara oldi Ahmedum.
Benum gönlüm herdem duruyor garip Mahşerde görürüm, olursa nasip Bize yardum etsun Hazreti Habip, Hayatumda gülemedum Ahmedum.
Arı oğul verdi sardı peteği Koyin otlar, çoban kurar yataği Ben felekten hain yedum köteği Bundan sonra daha yemem Ahmedum.
Göçler çat düzina ederler düşüm Dedum yuva kuram, bozuldi işum Kudretten sineme vurdi bir kurşun Bu yaradan iflah olmam Ahmedum.
|
|
Yorum (2) :: Yorum yaz! :: Bağlantı
|
|
Hakkımda
Elleri kalem tutmaya başladığı zaman önlerine defter koyulur çocukların, genellikle eski ve önemsiz olur bu defterler.Çocuk karalar durur bu eline tutuşturulmuş oyuncağı,anlamsız şeyler yazar,çizer,eğlenir,öğrenir.İşte o defterlere karalama defteri denir.Burasıda benim karalama defterim...
Kategoriler
Arkadaşlarım
|